Iran sert karsılığı hak ediyor

Khalaf Ahmad Al Habtoor / AL ARABIA

SUUDI Arabistan’ın geçen Cumartesi 46 kişiyle birlikte astığı Şii bir vaiz olan Nimr El Nimr suçlarını kabul etti. Zaten videolarda insanları şiddete ve isyana teşvik ettiği görülüyor. Bir hukuk mahkemesinde yargılandı ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğerleri gibi o da hüküm giydi. Öteki 46 kişinin Sünni olduğunu göz önüne alacak olursak, yargılama sürecinde mezhepsel bir önyargıdan bahsedemeyiz. İnsan hakları örgütleri tarafından seri şekilde insan asmakla suçlanan İran’dan gelen kınama pek inandırıcı gelmiyor.

TAHRAN GÖZ YUMDU

Daha geçen ay ülkede bir kadın recm edilerek öldürüldü. Sözümona ılımlı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani göreve geldiğinden bu yana Sünni olanlar dahil 2 binin üzerinde mahkum asılarak idam edildi. Uluslararası Af Örgütü’ne göre 700’ü sırf geçtiğimiz senenin ilk yarısında vinçlerde asıldı. Birçoğu acımasızca boyunlarından vinçlere asılıyor ve bedenleri herkesin görmesi için bir süre öylece sallandırılıyor. Dediklerine göre, bazılarının can vermesi 20 dakikayı buluyor. Mart ayında idam sırasını bekleyen 33 Sünni erkekten altısı, Uluslararası Af Örgütü’nün uydurma bir suç olarak tanımladığı, “Allah’a düşmanlık” suçlamasıyla idam edildi. Suudi Dışişleri Bakanı Adil El Cubeyr’in de Pazar günkü basın açıklamasında dediği gibi, elçiliklerinin korunması yönünde yapılan tüm çağrılara rağmen, İranlı otoriteler örgütledikleri çete gruplarının Tahran’daki Suudi büyükelçilik ve Meşhed’deki konsolosluk binalarını yakıp yıkmalarına göz yumdular.

KİMİN SÖZCÜSÜ HAMANEY?

Bu, bütün diplomatik normları çiğneyen bir parya devlet ve uyumsuz bir üye olarak İran’ın uluslararası toplumdan dışlanması gerektiğini bir kez daha kanıtlayan bir hadise oldu. İran’ın kanun tanımaz karakteri 1979’da gerçekleştirilen ve 444 gün süren Amerikan büyükelçiliğinin işgali günlerinden bu yana hiç değişmedi. Nitekim, 2011 yılında Tahran’da kalabalıklar İngiliz büyükelçiliğine saldırırken de otoriteler uzaktan izlemekle yetinmişlerdi. Suudi egemenliğine karşı gerçekleştirilen bu küstahça tecavüzün ardından bir de İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney kibirli bir edayla, sanki Allah’ın sözcüsüymüş gibi, “ilahi intikamın elleri Şeyhi idam edenlerin yakasını tutacak” diye bir tweet attı. Allah’ın emrini duyurma görevi yalnızca Hazreti Muhammed’e (s.a.v) bahşedilmiştir. İran Dışişleri Bakanı Krallığın yaptıklarının bedelini ağır ödeyeceğini söylerek, karşılık vermeden geçiştirilemeyecek bir tehditte bulundu.

SAVAŞ İLANI GİBİ

Bu tür saldırgan açıklamalar ve davranışlar savaş ilanı olarak görülebilir. Kuşkusuz Hamaney Irak, Lübnan ve Bahreyn’deki Şii toplulukları protesto için sokaklara çıkmaya teşvik etti ve Lübnanlı kuklası Hasan Nasrallah’ı ateşleyerek Suudi karşıtı öfkeli retoriğine sarılmasına ve “Suuda Ölüm” sloganları atmasına öncülük etti. Bu hadisenin Şii Arapların nereye sadakat beslediklerine dair kafamda sorular uyandırdığını üzülerek belirtmeliyim. Bağlılıkları öncelikli olarak doğup büyüdükleri topraklara mı yoksa Kum’daki ayetullahlara mı? Ülkelerimizin geleceği mevzubahisken, gerek yerli olsun gerekse turist, içimizdeki İran sempatizanlarına artık daha fazla tahammül edememeyeceğimizi düşünüyorum. “Arkadan hançerleyenleri istemiyoruz” yazan tabelalar asmalıyız. Irak liderliğinin Tahran’ın emrinde olduğuna dair uzun zamandır şüphe besliyorduk, şimdi tüm bu şüpheler doğrulandı. Irak Başbakanı Haydar El Abadi’nin Suudileri, “insan haklarını ihlal etmekle” suçlamasının, “bölge halklarının güvenliği, istikrarı ve toplumsal yapısı üzerinde” yankıları olacaktır. Kendisi, evi camdan olanın başkasının evine taş atmaması gerektiğini bilmiyor mu acaba? Saddam sonrası Irak liderliği, Sünni-Şii bölünmesine neden olup Sünni nüfusa adil muamelede bulunmayarak terörist grupların ortaya çıkmasına çanak tuttu. Suudi karşıtı gösterileri bastıramayan ve Suudi çıkarlarına karşı saldırıları önleyemeyen her Arap ülkesi İran’la ya ortak hareket etmekle ya da İran’ın şerrinden korkmakla itham edilecektir. Her iki durumda da halklarının işlediği suçlardan sorumlu tutulacaklar.

KÖRFEZ’E EN BÜYÜK TEHDİT

Uzun zamandan beri İran’ın Körfez ülkeleri için en büyük tehdit olduğunu söylemekten dilimde tüy bitti. Suudi Arabistan’ın sıkı, kararlı davranıp İran’la olan diplomatik ve her türlü ilişkisini kesmesi uyarılarımda ne kadar haklı olduğumu gösterdi. Adil El Cubeyr, diğerlerinin de aynı şeyi yapması gerektiğini söyledi. Kesinlikle katılıyorum. Şimdi, KİK’e (Körfez İşbirliği Konseyi) üye ülkelerin tamamının (ve başta Mısır ve Ürdün olmak üzere Arap müttefiklerinin) bu zor zamanlarda bu üye ülkeyle dayanışmalarını göstermenin tam zamanı. İran’ın bu daimi saldırgan tutumuna KİK’in güçlü bir tepki vermesi gerektiği üzerine yazdığım köşe yazısının haddi hesabı yok ve nihayet mesajımın yerine ulaştığını görmek beni rahatlattı. Bana sorarsanız düşman kapıda. Öz savunmamız gereği, bir Birleşik Arap Gücü kurarak ve Suudi önderliğindeki 34 Müslüman ülkeden oluşan terör karşıtı koalisyonu daha da sağlamlaştırarak, bu yolda yürümeye devam etmemiz gerekiyor.

TERÖRİZMİN SPONSORU

KİK içerisinde ve ötesindeki karar alıcılara, bölgenin en büyük terörizm sponsoruyla ve onun Arap vekilleriyle tüm diplomatik ve ticari ilişkilerini derhal kesme çağrımı yinelemek istiyorum. Bize tehditler savuran ya da teröristlerle nasıl başetmemiz gerektiğini öğretmeye kalkan, halklarımıza ve mevcudiyetimize tehdit teşkil eden her ülke her düzeyde dışlanmalıdır. Gelin Suudi hükümetine ve halkına, sempatik kelimelerin ötesinde, yalnız olmadıklarını kanıtlama.

KHALAF AHMAD AL HABTOOR KİMDİR

Suudilerin gayrıresmi yayın organı olan Al Arabia’da yazan Khalaf Ahmad al-Habtoor, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) en önemli yatırımcılarından biri aynı zamanda. “Al Habtoor” adlı ekonomik grubun başkanı olan Khalaf Ahmad’ın uluslararası ilişkiler ve Ortadoğu ile ilgili çok kitabı yayımlandı.

Petrol zengini Arap bölgesi Ahvaz Tahran’dan alınmalı

SUUDI Arabistan’ın nihai hedefi İran’ın Arapların çoğunlukta olduğu El Ahvaz’ı Pers işgalinden, yoksulluktan ve buradaki Arapların dini özgürlüklerinin inkarından kurtarmak yer almalıdır. Petrol ve doğalgaz zengini bölgenin uzun yıllardır yakıt ve su kıtlığı altında kıvranan, çocuklarına Arapça isimler verdikleri için kriminalize olan milyonlarca halkı mollaların elinden kurtarılmak için yalvarıyor. Bunun dışında Irak ve Lübnan, Ayetullah Hamaney’in emrindeki İranlı vekillerin eline bırakılmamalı. Suudi Arabistan, Lübnan ordusunu güçlendirmek için milyar dolarlar bağışladı ama ne onca savaş uçağı ne de silah cesaretin ve vatan sevgisinin yerini alamıyor demek ki. Yoksa hangi ordu ülkesinin bir avuç silahlı milis tarafından parmağında oynatılmasına müsaade eder? Uzun lafın kısası, Arap dünyasını yıkıcı Pers hastalığından temizlemek için elimizden geleni yapmamız gerekiyor ve artık kaybedecek zamanımız yok.

 


Etiket


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir