Iran ve Arabistan krizinin perde arkası: Sii milisler

Hassan Hassan
THENATIONAL

SUUDI Arabistan’da Şii din adamı Nemr en-Nemr’in idamının ardından Riyad-Tahran arasındaki diplomatik ilişkiler koptu. Fakat o tarihten kısa bir süre önce New York’ta iki ülkenin nasıl bir gerilim içinde olduğunu gösteren bir olay yaşanmıştı. Hiç kuşkusuz iki olay arasında doğrudan bir bağlantının olduğunu söylemek kolay değil ancak New York’ta yaşananlar hâlihazırda devam eden krizin derinliğini anlamamıza yardım edebilir. 18 Aralık günü Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nin bulunduğu New York’ta düzenlenen bir toplantıda, Suriye’de faaliyet gösteren silahlı grupların hangilerinin terörist örgütler listesine alınması gerektiği tartışılırken iki ülkenin temsilcileri arasında hararetli bir tartışma yaşanmıştı. Hazırlanması konusunda Ürdün’ün görevlendirildiği listede, BM’nin Suriye için geliştireceği siyasal sürece dâhil edilmeyecek aşırıcı grupların adı yer alacaktı. O tarihten bir ay önce Viyana’daki bir toplantıda Suudi Arabistan, yabancı ülkelerden olup da Suriye Devlet Başkanı Beşar el Esad için savaşan Şii grupların listeye dâhil edilmesinde ısrar etmişti. Riyad, hangi taraf için savaşırlarsa savaşsınlar, ülkedeki bütün yabancı savaşçıların Suriye’yi terk etmeleri gerektiğini savunuyordu.

‘ŞİİLER TERÖRİST DEĞİL’

Ne var ki, New York’taki toplantıda, Rusya’yı da yanına alan İran, Riyad’ın bu talebine şiddetle karşı çıkıyordu ve bu konuda ortaya çıkan restleşme iki ülke arasında daha derin bir ayrışmaya neden oluyordu. Suriye’deki silahlı grupların hangilerinin terörist sayılacağı meselesi şimdilik bölgedekiler dışında Avrupalı bazı devletlerin de içinde bulunduğu bir komisyona havale edilmiş durumda. Komisyon ilk olarak terörist örgütün tanımlanmasında gözetilecek kriter ve göstergeleri belirledi. Ardından da halen Suriye’de savaşan silahlı grupların listesini çıkardı. Taslak sayılabilecek bu listede 160’ın üzerinde Sünni ve Şii örgüt bulunuyor. İran, kategorik olarak, terörist örgütler listesinde hiçbir Şii gruba yer verilemeyeceğini savunuyor. Çünkü Tahran, desteklediği Esad rejiminin kaderiyle bu Şii milislerin ülkedeki varlığı arasında hayati bir bağ olduğunu görüyor. Bu, Suriye’deki çatışmayı çetrefilleştiren sayısız meseleden biri ama uluslararası toplum öyle görünüyor ki bütün bu meseleleri tartışmak yerine, halının altına süpürerek ilerlemeyi tercih ediyor. Suriye’de rejim yüzölçümü bakımından ülkenin sadece yüzde 30’unu, nüfus açısından ise muhtemelen halkın en az yüzde 50’sini kontrol ediyor. Savunma alanında çalışmalar yapan think-tank kuruluşu IHS Jane’s’in verilerine göre rejim son bir yılda elindeki toprakların yüzde 16’sını kaybetti. Bu dönemde yabancı Şii milislerin-Qalamoun bölgesi, Halep ve ülkenin orta ve batı bölgelerinde-isyancılara karşı kilit muharebeler verdiği düşünüldüğünde bu veri özellikle önem kazanıyor.

KOMUTA HÂLÂ TAHRAN’DA

Geçen yıl bu milislerin ciddi şekilde devreye girmesi, Esad’ın da itiraf ettiği üzere Suriye ordusunun içeriden zayıflama işaretleri gösterdiği bir döneme denk geldi. Eylül ayında Rusya’nın müdahalesinden neredeyse tam bir ay önce yaptığı bir konuşmada Suriye lideri Esad ordunun “insan gücü” sıkıntısı çektiğini söylemişti. Ayrıca yine geçen sene, Ulusal Savunma Güçleri’ne bağlı paramiliter savaşçılar, başka yerlerdeki cephelerden ziyade, kendi yerel bölgelerine yoğunlaşmaya başlamışlardı, o cepheler ise yabancı savaşçıların sorumluluğuna terk edilmişti. Şii milisler konusunu yakından araştıran Suriyeli bir araştırmacı olan Yusuf Sadaki, rejimin kalbi sayılacak yerlerin dışında yaşanan muharebelerde asıl yükün bu yabancı savaşçıların omuzunda olduğunu belirtiyor. Sadaki’ye göre, Halep’in güneyindeki muharebelerde ve İdlib, Halep, Lazkiye, Humus ve Hama arasındaki cephelerde komuta bu yabancı savaşçılarda. Suriye’nin güneyinde, Lübnan sınırına yakın bölgelerdeki kilit muharebeler Hizbullah’ın liderliğinde gerçekleştiriliyor. Diğer milis grupları ise Şam’daki cepheleri savunuyor ve Deraa’da savaşıyorlar. Şii milis hareketlerini yakından gözlemleyen bir isim olan Phillip Smyth’e göre, son iki sene içerisinde rejim tarafının yaptığı taarruzların çoğu yabancı savaşçıların komutasında gerçekleştirildi. Hatta Şam’daki gibi rejimin seçkin birliklerinin faaliyet gösterdiği alanlar da buna dahil.

Maryland Üniversitesi’nden Smyth şunları söylüyor: “Örneğin Halep’e baktığımızda, oradaki saldırıların tamamı İranlılar tarafından planlanıp yürütülüyor. Bu kapsamdaki operasyonların hepsi İranlı Şii milis gruplar tarafından gerçekleştiriliyor. Şurası neredeyse su götürmez bir gerçek ki, bu gruplar pek çok bölgede savaşan güçler arasında. Tabii esas güç değillerse.” İran ve Rusya teorik olarak Esad’ın devrilmesini kabul etme durumuna gelebilir fakat iş pratiğe gelince bunu kabullenmeleri imkânsız. Çünkü o durumda ne gibi sonuçların ortaya çıkacağı öngörülemiyor ve bu iki ülke için garanti edilemeyecek bir sonuç kabul edilebilir değil.

HASSAN HASSAN KİMDİR?

Kültürel antroploji uzmanı. California Üniversitesi’nde master yaptı. Ortadoğu ve Avrupa üzerine yazıları ile tanınıyor.

ELDE somut bir plan yokken gözü kapalı IŞİD’e saldırmak yerine Batılıların yapması gereken şey, Başkan Obama ve Senatör Paul’daki sağduyuyu Mises’in savunduğu self-determinasyon kavramıyla birleştirip, İslam Devleti’nin varlığını tanımak ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın inşa ettiği hükümetler arası kurumlar bünyesine – Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu – bu devleti hızla entegre etmektir. Bu politika, izinleri alınmadan topraklarını erozyona uğratacağı için, otoriter Esad ve Maliki rejimlerine saldırmaktan daha faydalı olacaktır. Ayrıca bu şekilde bu toprakları yönetme yükü de bir İslam Devleti ilan eden İslamcıların üzerine yıkılmış olacaktır. Halbuki sorumluluk doğrudan IŞİD’e yüklenecek olursa bu, örgütün iktidar temelini kaçınılmaz olarak değiştirecektir. Sonra İslamcıların siyasal ve ekonomik teorilerinin doğrudan doğruda despotizme ve yoksulluğa neden olduğu ortaya çıktığında da o günü bekleyen hayırsever ve liberal egemen güç bu sefer İslam Devleti içindeki bölgelerin bağımsızlık ya da başka bir devletle birleşme kararını tanıyacaktır.

Ortadoğu analisti ve yazar. Halen İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House’nin Ortadoğu ve Güney Afrika Programı bünyesinde çalışmalar yapan Hassan “IŞİD: Terör Ordusu” adlı kitabın da yazarı.

Batı’nın Suriye’deki ikiyüzlülüğü

Şii milislerin varlığı hem rejim hem de Tahran’daki destekçileri için çok önemli. Bu milislerin birçoğu İran adına aynı zamanda Irak’ta da faaliyet gösteren gruplar. Hatta yakın zamanda ortaya çıkan haberlere bakılırsa, bunların bir kısmı Rusya’nın Suriye’ye müdahalesine destek amacıyla Irak’tan bu ülkeye kaydırılmış durumda. Görüldüğü gibi bu meselenin aynı zamanda göz ardı edilemeyecek bir bölgesel boyutu var. İran şu anda tam da şöyle bir durumun içinde buldu kendini: Bir yandan dinsel fanatik milisler aracılığıyla Suriye’deki rejimi kurtarmaya çalışıyor fakat öbür yandan da muhaliflerin tarafında çarpışan Sünni aşırıcıların terörist listesine konması için bastırıyor. İşin ilginç tarafı şu ki, Batı başkentlerinde bu durum sanki savunulabilir bir tavırmış gibigörülüyor. Muhalifler ve Suudi Arabistan gibi bölgesel destekçileri için ise Batı’nın bu bakışı, Suriye’de zaten çok girift olan çatışmayı iyice içinden çıkılamaz hale getiren bir ikiyüzlülükten ibaret.

İŞİD yerine yel değirmenleriyle savaş

Brandon Christensen
NOTESONLIBERTY

Pentagon, düşman ilan ettiği IŞİD hakkında sanki yeterli enformasyona sahip değilmiş gibi bir izlenim veriyor. Ayrıca IŞİD’e karşı derinleştirilecek bir savaş, bölgenin hayrına değil zararına olacak.

HUKUK, ekonomi ve özelde de tazminat hukuku alanlarındaki uzmanlığıyla bilinen hukukçu ve liberteryen Cumhuriyetçi Richard Epstein ve Senatör Rand Paul de ABD Başkanı Barack Obama’ya saldıran sağcı eleştirmenler korosuna katılmış görünüyor. Paul, ABD yönetiminin, Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) saldırı veya askeri operasyon için yeterli enformasyona sahip olmadığını, ayrıca Washington’un şimdiye kadarkinin ötesinde bir adım atmasının bölgenin hayrına değil zararına olacağını söylemişti.

TEHDİDE ONAY

Maalesef Epstein’in savları, en iyi ihtimalle, ayrıntıları önemsemeyen ve sadece ahlaki duruşa dayanan, sabırsızca atılan bir yanlış adımı temsil ediyor. Epstein, örneğin, ABD’nin IŞİD’e karşı tam olarak nasıl ve hangi çerçevede bir operasyon yapması gerektiğini söyleyemiyor. Mesela ABD Pakistan’da yaptığı gibi, IŞİD hedeflerini uzaktan mı bombalamalı? Ya da Irak’a yeniden muharip askerler mi konuşlandırmalı? Yoksa ABD Suriye’yi işgal edip IŞİD’i oradan mı vurmalı? Eğer IŞİD’in vurulması gerektiğini söyleyenlerin savlarını dikkatlice okuyacak olursanız şunu hemen görürsünüz: Bu isimlerin hiçbirinin ABD’nin neleri yapması gerektiği konusunda somut bir önerileri yok. Nitekim genellikle keskin bir dille konuşan Profesör Epstein bile tutarlı bir çerçeve sunmuyor. Bunun yerine, mesela Senatör Paul’u tarihin görüp görebileceği en kötü insan olarak gösteren önyargılı saldırılar yapıyorlar. Epstein’in savı, liberteryen bir dış politikanın nasıl olması gerektiği konusundaki bir tartışma için esaslı bir temel sunuyor. Şöyle yazıyor Epstein: “Liberteryen teori, kişinin kendisini, malını mülkünü ve dostlarını savunabilmesi için, gerektiğinde ölümcül olanı da dahil olmak üzere güç kullanımına ve tehdide her zaman için müsaade eder. Hiç kuşkusuz müdahale kararının ahlak ve sağduyu ilkeleriyle örtüşmesi gerekiyor. Ayrıca haklı gerekçelerle güç kullanımında zamanlama da çok önemlidir. İlkesel olarak, karşı tarafın saldırısının önlenebilmesi için ölümcül güç de kullanılabilir çünkü geç kalınması durumunda siz kayıp verirsiniz. Dolayısıyla, her halükârda, geç kalmanın ya da acele davranmanın risklerinin dengelenmesi gerekmektedir.”Görüldüğü gibi, bu sözlerin hiçbir yerinde, ABD yönetiminin IŞİD konusunda tam olarak ne yapabileceği ya da yapması gerektiğine ilişkin somut öneriler yok. Halinden memnun olmayan bazı genç Müslümanları saymazsak Batı’daki herkes gibi liberteryenler de IŞİD’in ahlaken kötü olduğuna inanıyor. Fakat bu, hiçbir şekilde, askeri güç kullanımının en iyi seçenek (hatta en iyi beşinci seçenek) olduğunu göstermiyor.

MÜDAHALE NİYETİ YOK

Maalesef pek çok liberteryen (gerçi Senatör Paul onlardan değil) sehven şöyle bir geri adım atıyor: ABD yönetimi IŞİD’e karşı tutarlı/uyumlu bir saldırı gerçekleştiremeyeceğine göre ve tam da bundan dolayı müdahaleyi dışlayan bir politika izlemelidir. Dolayısıyla ortaya, IŞİD’e karşı daha liberteryen bir dış politika izlenmesi gerektiği yönünde ılımlı bir öneri çıkıyor. Avusturyalı-Yahudi ekonomist ve liberteryenlerin koruyucu azizlerinden biri olan Ludwig von Mises 1927 tarihinde yayınlanan Liberalism kitabında şunları yazıyordu: “Bir devlete aidiyet konusunda self-determinasyon hakkının anlamı şudur: İster küçük bir köy, ister bir bölge olsun, belirli bir alanda yaşayanlar, özgürce gerçekleştirilen bir plebisit aracılığıyla, halen ait oldukları devletten ayrılmak, bu arada kendi bağımsız devletlerini kurmak ya da bir başka devlete bağlanmak istediklerini bildirdikleri takdirde bu taleplerine saygı gösterilmeli ve gereği yapılmalıdır. Devrimlerin ya da uluslararası ve iç savaşların önüne geçilebilmesinin tek etkin ve mümkün yolu budur.”

‘SYKES-PICOT BİTTİ ARTIK’

Liberteryen siyaset teorisinin temel taşlarından biri olan bu gözlem, İslamcı siyaset teorisinin hedeflerinden biriyle tamamen örtüşüyor. Sonuçta onlar da Batılı “emperyalistlerin” Ortadoğu’daki nüfuzunu ortadan kaldırabilmek için Sykes-Picot Anlaşması’yla yaratılan Suriye, Ürdün, Irak ve Lübnan gibi devletleri daha küçük devletlere bölmeyi hedefliyorlar. İslamcıların gizli liberteryenlikle suçlanmaması için şunu da hatırlatalım ki, İslamcılar aynı zamanda, bölgesel bir korumacı birlik lehine Müslüman olmayan dünyayla bütün ekonomik ilişkilerin koparılmasını da savunuyorlar.

BRANDON CHRISTENSEN KİMDİR?

Kültürel antroploji uzmanı. California Üniversitesi’nde master yaptı. Ortadoğu ve Avrupa üzerine yazıları ile tanınıyor.

“IŞİD’e BM yolu açılsın”

ELDE somut bir plan yokken gözü kapalı IŞİD’e saldırmak yerine Batılıların yapması gereken şey, Başkan Obama ve Senatör Paul’daki sağduyuyu Mises’in savunduğu self-determinasyon kavramıyla birleştirip, İslam Devleti’nin varlığını tanımak ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın inşa ettiği hükümetler arası kurumlar bünyesine – Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu – bu devleti hızla entegre etmektir. Bu politika, izinleri alınmadan topraklarını erozyona uğratacağı için, otoriter Esad ve Maliki rejimlerine saldırmaktan daha faydalı olacaktır. Ayrıca bu şekilde bu toprakları yönetme yükü de bir İslam Devleti ilan eden İslamcıların üzerine yıkılmış olacaktır. Halbuki sorumluluk doğrudan IŞİD’e yüklenecek olursa bu, örgütün iktidar temelini kaçınılmaz olarak değiştirecektir. Sonra İslamcıların siyasal ve ekonomik teorilerinin doğrudan doğruda despotizme ve yoksulluğa neden olduğu ortaya çıktığında da o günü bekleyen hayırsever ve liberal egemen güç bu sefer İslam Devleti içindeki bölgelerin bağımsızlık ya da başka bir devletle birleşme kararını tanıyacaktır.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir